16 Nisan 2016 Cumartesi

Arjantin / Kurtlar Vadisi ve Esmeralda Göleti

Görülmesi gereken yerlerden biri dedi hosteldeki arkadaş beni grubun beşincisi olmaya ikna etmeye çalışırken.. Hala yol yorgunluğunu üzerinden atamamış ben, biraz daha pineklemek ile hemen sabahtan gezmeye başlamak arasında ikilemde kalmışken.. Peki dedim hazır kurulu bir grup varken..

Tepeler soğuk olur dedi hostelde bana yardımcı olan bayan, e güneye dair korkutulmuş olan ben, termal içlik pantalon ve uzun kollumu giydim, üzerime montumu aldım, yanıma yedek hırka falan.. Atkı eldiven bere! Tamam kısacası hazırlıklıydım..

Şehir merkezinden servis gibi gezilecek yerlere araçlar kalkıyormuş, grup olunca da indirim oluyormuş.. Servis geldi bizi hostelimizden aldı ve 'Kurtlar Vadisi' ne doğru yol almaya başladık. Önceki gün manzaralarına hayran kaldığım geliş yolu üzerinde bir yerelere gidiyor olduğumuz için de keyifliydim baya.

Kurtlar Vadisi


Valle de Los Lobos yani Kurtlar Vadisi

Mini bir köpek üretim çiftliği kıvamında bir tesis karşıladı bizi. Kurt köpekleri yetiştirilip eğitiliyormuş anladığım kadarıyla (adını buradan alıyor olsa gerek) ama bize ilk söylenenen yanlarına yaklaşmayın oldu.. Elimize birer kroki harita verip, temel yönlendirmelerden bahsettiler..

'Burası takip edeceğiniz yolun başlangıcı,
Buraradan itibaren hızınıza göre 1 saat ile 1,5 saat arasında bir yolunuz var..
yol boyunca mavi plakalar ile ağaçlar işaretlenmiştir,
ağaç olmayan noktalarda yine işaretli tabelaları bulabilirsiniz..
iyi gezmeler..''

Tanıtım basit ve özdü. Bugüne kadar hiç rehbersiz , hiç bilmediğim bir yerde trekking yapmadığım için, bakalım nasıl oluyormuş ki diyerek ilerledim. Birlikte yürüdüğüm arkadaşlar artık doğa gezilerinin son kısmındaydılar şimdiye kadar kamplar trekigler kısacası binlerce şey görmüşlerdi.. O yüzden onlarla olmak bana biraz rahatlık verdi, başlangıç için güzel dedim kendime..

Dağların tepelerinde görünen karlar, şırıl şırıl akan nehirlerin suları, yavaş yavaş yükselen tepeler ne kadar keyifli olsa da, öğlen güneşinin içime içime işlemesi ve hiç bir şekilde havanın soğuk olmaması ama benim sağlam soğuğa hazır kıyafetlerimle benim için biraz zorlayıcı olmaya başlamıştı.. Üstüne üstlük geri dönüş yolundaki insanların biz yazın sıcağında yürürken, kara kıştan gelir gibi giyinik olmaları hepimizin aklını karıştırıyordu!

Bir kısmı doğal bir kısmı yapay göletlerden geçerken, renklerin ne kadar parlak ve ne kadar canlı olduğuna şaşırarak ilerliyordum.. ve tabi ki de kondisyonlu arkadaşlarımın yanında ne kadar yavaş olduğumu farkederek...



Sıcaktan Bunalmış Burcu Pozu :)


Nehir kenarından geçerken ilk merakım suyu tadı oldu.. Gittim ve denedim, ilginç bir şekilde tuzluydu.. Dağların tepelerinde buzları görünce suyun daha soğuk olacağını düşünmüştüm ama belki de ben çok sıcaklamıştım :) Tepeye tırmandıktan sonra bi anda karşımıza çıkan inanılmaz turkuaz gölet 'doğal olamayacak kadar mükemmel' izlenimi yarattı bende.. 1buçuk saatlik tırmanıştan sonra hepimiz biraz acıkmış ve yorulmuştuk. Sahil gibi duran gölet kıyısında biraz kuruyemiş yiyerek uzanıp dinlendik. Ve terimizin soğumaya başlamasıyla sırayla herkes hırkaları montları giymeye başladı.. Bilekleri biraz incinmiş olan arkadaşım soğuk suyun iyi geleceğine inanarak ayakkabılarını çıkarıp bileklerine kadar suya girdi.. Ben ikilemde kalıp girmeyip onu izledim sadece ama içimden direk o harika renge dalıp gitmek geçiyordu...
Laguna Esmeralda plajı :)

Daha fazla oturmanın bizi üşüteceğine kanaat getirip dönüş yoluna geçmeden önce göletin etrafında yürümeye karar verdik.. O her değişen açıyla bir başka bir güzel görünen 'turkuaz' , geçişimizi zorlaştıran / eğlenceli kılan nehircikler , son olarak da suya girme isteği tavan yapmış ben için harika bahane olan nehir (ayakkabıları elime alıp buz gibi suda yürümek suretiyle) harika bir tur oldu.
Her Açıdan Bir Başka Güzel

Dönüş yolunda gruptaki herkesin sırayla çamura düşmesi, değişen hava durumuna göre sürekli giyinip soyunma durumu ve benim böyle bir geziyi ilk defa yapıyor oluşuma istinaden tam bir gözlemci moduna bürünmem ile gezi sonlanmış oldu..

Günün sonunda iyi ki çıkmışım gitmişim görmüşüm dedim ...  çünkü bu basit ve harika günden;
-kısa süreli de olsa gittiğinde yanında çikolata ve kuruyemiş götürmenin önemi ve güzelliğini
-sadece mont ya da sadece yağmurluğun değilüst üste giyinip çıkarılabilecek konseptte kıyafetler barındırmak gerektiğinin
-ne kadar soğuk olacak olursa olsun ince birşey giymenin şart olduğunun
-insanlara ayak uydurmanın bazen zor olduğunun
farkına varmamı sağlayan bilgilerle ayrılmış oldum..

peki gezi boyunca seni ençok ne etkiledi diye sorarsanız..
kucağında 3 5 aylık bebekleriyle treking yapan çiftler!
insan gezmek isteyince hiç bir şey engel olamazmış onlara dedirtti bana:)

5 Nisan 2016 Salı

Argentina / Dünya'nın En Güney Ucu Ushuaia

Dünya'nın sonuna seyahat!

Peki ilk programım çok da fena değilmiş aslında, çünkü Buenos Airesten sonra Ushuaia ya uçakla gitmediğim yolu parçalı da olsa yaklaşık 50 saatte yapmış oldum! Puerto Madryn den sonra Rio Galleos a giden 18 saatlik otobüse bindim. Rio Galleos şehrinde ilgi çekici hiç birşey olmadığını öğrendiğimden, terminale vardığım gibi Punta Arenas ya da Ushuaia ya giden otobüsleri sordum.  Yaklaşık 2 saat içinde kalkan, Ushuaia ya giden 2 firma vardı, Punta Arenas için ise Ushuaia da sormamı tavsiye ettiler.. 12 saatlik bir otobüs yolculuğu daha bekliyordu beni..

Buenos Aires ten çıkarken dayım güneye indiğimde soğuktan donacağıma inanandığı için biraz endişe ile çıktım yola. Rio Galleos a sabahın 7sinde yarı uykulu bir halde varınca, taytımın üzerine giydiğim pantalona rağmen üşümedim dersem yalan olur :) Ama sanırım o modda bir yaz sabahına da insem aynı hissederdim.. Bilmiyorum.. Soğuk daha da soğuk olacak dedim.. Neyse ki Ushuaia beni soğukla karşılamadı.. Onca yorgunluğa rağmen, biraz da yüklerin etkisiyle muhtemelen, mont elimde ilerledim :)

Aslında Arjantin e bağlı olan Ushuaia haritadan görüleceği gibi bıçakla kesilmiş gibi duran sınırlara sahip. 3 numaralı karayolu Ushuaia ya devam etse de adaya geçiş için Şili sınırlarına girip feribota binip öyle geçmek gerekiyor..

Doğruyu söylemek gerekirse pek sıkıntılı bir yolculuk değildi ama ben 18 saatlik bir yolculuğun üzerine 12 saatlik, Arjantinden çık, Şiliye gir, sınır kontrolleri için arabadan inip, feribota yayaların araç içinde binmemesi gibi bi durum olduğunu için (nedeneni anlamadım) yine in bin yapınca ve de otobüslerin yemek servis etmesine alışmış ben servis olmadığını (haklarını yemiyeyim bir öğlen paketi verdiler ama normalde her 3 saatte bir servis yapılan otobüslere alışınca insan hazırlıksız yakalanıyor) biraz zor bir yolculuk geçirdim.  Zor demiyim de yorucuydu.. Hele ki bütün elektroniklerimin şarzı bitince...(şarzlar konusunda biraz daha dikkatli olmalıyım) neyse sıkıldım belki de...

Sonunda vardım meşhur Ushuaia ya!
Güzel karşıladı beni bu sevimli kasaba (cidden daha fazlası değil). Kendime hemen bi hostel ayarlayıp, yatağa atlama hayaliyle yürümeye başladım, minik de olsa valizle yokuş tırmanmak sıkıntılı olduğu için, yarı yolda karşıma çıkan sevimli empanadacıda mini bir mola verip, girdim hostelime ve vardığım gün hak verirsiniz ki pek birşey anlamadım :)

Ushuaia

Dünya nın Sonu Pozu

Dünyanın sonu ünvanıyla ilgi merkezi haline gelmiş şehir Tierra del Fuego ulusal parkına, mini buzulların olduğu vadilere ve bazı göllere yakınlığı ile bir merkez olma özelliği gösteriyor. Aslında en güney uç yerleşim olmamasına rağmen Jules Vern in ifadesi ile ''Fin del Mundo'' yani dünyanın sonu ünvanını almış ve iyi reklam yapıldığı için de en güney uç olduğuna inandırmış herkesi.

Eskiden azılı suçluların sürgün yeri olan Ushuaia'da, şuanda şehir müzesi olarak kullanılan  eski bir hapishane binası mevcut. Birbirine bağlı 5 binadan oluşan bir yapı belli saatlerde rehberler eşliğinde gezilebilen bir müze. Bundan başka şehirde bir iki turistik müze daha bulunmakta idi. Onun dışında belli bir özelliği ya da gezilecek görülecek yeri yoktu şehrin.

Ushuaia Hapisanesi Bahçe Sergisi


Kentin merkezinde bolca outdoor mağazası, bir kaç hediyelik eşya dükkanı, sevimli bir iki kafe, bi iki bar.. Bütün şehir denize paralel bir ana caddeyi yeme içme alışveriş banka kısacası her türlü ihtiyaç hattı olarak belirlemiş ve gerisi de çok ilginç yapılardaki evleriyle geçirilmiş :)
Sahil hattı dışında yüksek binası olmayan şehir Arjantinin kuzeyindenki şehirlerin merkezleri dışındaki izlenimi bütün kente yaymış görünüyor. Kullanılan malzemeler ve mini aşırı şekilli yapılar bir mimar olarak ilgimi çekti.. Güzel olduğu için de değil de cidden değişik geldiği için demeliyim.
Sokağa çıktığımızda ilk hissiyatım burdaki herkes aynı dükkandan giyiniyor gibi duruyor olmuştu, sonra Lonely Planet taki sezonda gro-tex giymiş turistlerin akımına uğrar ifadesinin bu hissiyatıma denk düştüğünü farkettim :)

Şehir Merkezinden Karlı Dağlara Bakış
Yağmurlu gününü şehirde geçirmeye karar verdiğimizde iki şey bizi şaşırttı bu şehirde :) 1. si bütün dükkanların 12 den 16 ya kadar kapalı olmasıydı. Sıcaktan dolayı kuzey bölgelerde ''siesta'' yani öyle uykusu dolayısıyla gün ortasının böyle tatil edilmesine alışık olsa da, bu kadar güneyde ve yaz olsa bile mont giymenizi gerektirecek soğukta niye bütün dükkanların öğle uykusuna yattığını cidden merak ettik. İkinci şaşkınlık yaratan durum ise, hostele dönmeden önce bari bişiler yiyelim diyerek girdiğimiz pizzacının bizden sonra kapıyı kapatıp artık kapattığını söylemesi oldu (saat 15.20 suları). Peki neden diye sorduğumuzda , '' e sabahtan beri çalışıyoruz ya dinlenmeyelim mi?'' cevabını almamız biz iki avrupalı (daha doğrusu bir alman ve bir Türk için) ne kadar garip bir durum olduğunu kabul edersiniz galiba :)

Şehir çok da güzel değildi ama sen nasıl ayrıldın Ushuaia dan diye sorarsanız, güzel arkadaşıklarla cevabını veririm... Çok farklı insanlarla tanıştım ve çok güzel bir bağ kurduk gibi hissettim. Bir kaçıyla bağlantıda kalacağımıza inanıyorum ve şimdilik bi kaç adımı devam ettirebileceğim bir yol arkadaşım bile olmuş oldu :)

Bir günü hariç beni harika bir hava ile ağırlayan Ushuaia dan hosteldeki arkadaşlarla keyifli geçirilen bir Gölet ve Milli Park gezisi hatıralarıyla ayrıldım..

2 Nisan 2016 Cumartesi

Arjantin / Sevimli Bir Sahil Kasabası Puerto Piramides

Peninsula yarım adası gezimizin son kısmı yarımadanın kara ile birleştiği dar boğazın güney ucunda yer alan mini kasabası idi. Buenos airesteyken burası ile ilgili güzel şeyler duyduğumdan görmek istediğim yerlerden biriydi ve turun içinde yer aldığını öğrenince çok mutlu olmuştum :)

Puerto Pramides

Kesinlikle görmen lazım dedikleri halde fotograflardan neyi göreceğimi anlayamadığım sevgili şehir, tepeden '' cidden nesi var ki buranın'' diye oluşan düşüncemi yenilettirdi... Ta ki şehrin içine girinceye kadar.. Rehberimiz mini bir tur ile başladı tanıtmaya. Tek bir ana cadde (sokak demek daha doğru olur belki ama) üzerine kurulmuş olan kasaba, balina izleme turlarının asıl çıkış noktası olarak kabul ediliyor.

Puerto Piramides e Tepeden Bakış

Eskiden Puerto Madryn den 3 kat kadar büyük bir liman kentiymiş. Bu bölgeden Buenos Aires  e gemilerle ''tuz'' taşınırmış. Deniz tuzu önemini kaybedince, bu liman da önemi kaybetmiş ve aynı dönemde alüminyum fabrikasının Puerto Madryn limanını canlandırmasıyla birlikte, bu kasaba minik bir balıkçı kasabası halini almış. Daha sonra balina izleme turlarının bu limanı tercih etmesi ile birlikte, dalış turizminin de gelişmesi kasabaya yeni bir amaç vermiş ve o günden itibaren günümüze kadar canlanmaya devam etmekte..
Adım başı bir dalış kulübüne rastlayabileceğiniz kasaba, şirin konaklama yerleri ve mini kafe - restoranlarıyla daha ilk saniyeden kalbimizi çaldı.. Hele ki sahile doğru ilerlediğimizde, öğle yemeği mekanı ve türlü çayları olan rengarenk kafeye geldiğimizde burada kalmalıyız diye sayıklamaya başladık Arjantinli yol arkadaşımla.

Puerto Piramides Kumsalları

Kafeteryasında mini bir öğle yemeği/kahvesi molası verdikten sonra kendimi sahilin incecik kumlarına bıraktım ve içimde bikinim olmalıydı şimdi diyerek sahil boyunca ayakkabılarımı elime alıp güzel bir yürüyüş yaptım. Islak kumların genişçe bir alanda bulunması sahil sanatçılarının (çocuklar ve özenen anne babalarından bahsediyorum tabi ki de) çalışma sahası haline gelmişti :) Kıskandım ve ben de birşeyler çizip kendimce eğlendim :)

Kayalık Değil, Midye Fosilleri ile Sıkışmış Kumluk Tepeler ve Suyun Mükemmel Berraklığı


Bu yarımadanın bir başka özelliği ise, midye fosilleri ile dolu olması. Bölge çoğunlukla kumdan oluşmakta ve tepelerde kesit alınmış gibi görünüyor. Tabi ki bu benim aklıma sevgili üst katarında bolca deniz kumu kullanılmış güçlendirme projesi şantiyemi hatırlattı :) Beton değil de doğal kumların içerisinde bu fosillerin görülmesi ise hoş bir görüntü oluşturuyor. Normalde midye koleksiyonu yapanlara bir uyarı! Fosilleri toplamak yasak.. Nasıl kontrol ettiklerini ve başardıklarını bilmiyorum ama öyle bir kuralları var :) (tamam zaten kalıplaşmış yerlerdekileri toplamak mümkün değil ama bazı yerlerde daha çok kumlaşmış kısımlar da mevcut.. Benim için onları görmek toplamaktan daha keyifliydi o yüzden sevgili çöpçü ben bile hatıralık almadım ordan :))

Fosilleşmiş Midye Kabuklu Zemin


Yarımada gezimizi sonlandırırken, bir gün bu kasabaya sadece bu kasabada geçirilebilecek 1 haftalık tatil için gelebileceğimi beynimin bir köşesine not alıp, yorgunluğun beni ele geçirmesine izin verdim :)

30 Mart 2016 Çarşamba

Arjantin / Doğal Ortamında Deniz Memelileri ile Peninsula Valdez

Gezi prgramımın gerisinde olduğumun ve her adımda aslında progamı bir sebeple geciktirip duracağımı farkettiğim için bu eklediğim Patagonia deniz kısmını hızlı geçmek istedim. Buralı arkadaşımın fikrini sordum ve onun da tavsiyesi ile gezilmesi gereken 2 yerden birinin yeterli olacağını ve balina sezonu olmadığı için daha fazla vakit ayırmam gerekmediğini ve bir turun yeterli olacağını öğrenip, Peninsula Valdez için günü birlik bir tur satın aldım.

Peninsula Valdez

1999 yılında Unesco tarafından Dünya mirası listesine alınmış yarımada , içerisinde barındırdığı koruma altına alınmış hayvan türleri ve asıl olarak deniz memelilerinin karaya çıktığı yer olarak nam salmış.
Yarımadaya yaklaşırken ki bölge kuş türlerini barındırdığı için kuş adası olarak adlandırılmış. Yarımadaya girişte ise en dar bölgeye bir müze kurulmuş , müzede bölgenin tipik kuş, sürüngen ve deniz hayvanlarının özelliklerini ve bazı iskeletlerini görmek mümkün.
Bu müzenin seyir kulesinde bizi bir süpriz bekliyordu :) ''Küçük Prens'' kitabının esilenildiği nokta olması!

Küçük Prens in boğa yutmuş yılanı :)


Lavabodaki ''suyu dikkatli kullanalım, burası bir çöl bölgesidir'' adlı tabela bitki örtüsünü anlamlandırmamı sağlamış oldu. Tamamı dikenli ot gibi mini yeşilliklerle dolu yarımadada ilerlediğimiz süre boyunca, doğal ortamda dolaşan, deve kuşları, lamalar ve çeşitli kuş türleri (akbaba bile vardı) görmüş olduk.

Lamalar poz verirken


Şöförümüzün keyifli hikayeleri ve Arjantinli çiftin matesi eşliğinde yaklaşık 2 buçuk saat süren yolcuğuluğumuz baya keyifli geçti. Yanımdaki Finlandiyalı arkadaş ile iletişim kurmaya çalışırken ise, normalde kendimi daha hakim hissettiğim, eğitimini aldığım sevgili 'ingilizcemin' nereye kaçtığını cidden merak ettim! Resmen ispanyolcam üstünlük gösterisi yapıyor ve beynimdeki ingilizce kelimelerin karşılıklarını bulmamı imkansız hale getiriyordu!!!

Müzeden sonra ilk durağımız adanın kuzey ucu oldu. Burası deniz aslanlarının karaya çıktıkları bölge olarak koruma altına alınmış. Sahile inmek kesinlikle yasak, sadece izleme yapabilmek için bir bölge oluşturulmuş. Bulunduğumuz dönem itibariyle erkek deniz aslanları artık denize dönmüş, yavrular baya büyümüş ve dişi deniz aslanları ise ufaktan denize dönmeye hazırlanıyorlarmış.

Ergen bir deniz aslanı


İlgimi çeken şeyin herşeyin miniğinin (artık pek minik olmasa da) çok tatlı olduğuydu... Anneler kumsalda güneşlenir ya da çene çalarken (gerçekten biara mahalledeki teyzelerin toplaşmacası gibi bir hava sezdim) , çocuklar denizde şakalaşarak birbirleriyle oynuyorlardı. Tamam çok insancıllaştırılmış bi yorum olabilir ama gerçekten öyleydiler :)

Anne deniz aslanları ve yavru deniz aslanları


Deniz aslanlarının oynaşmacalarını izledikten sonra sırada deniz fillerinin güneşlenme sahasına doğru yol aldık. Deniz fillerini gerçekten de ''siesta'' yani öğle uykusu saatinde yakalamış olmalıyız çünkü kendilerini olabildiğince kuru alana çekmiş (o devesa boyutlarıyla onu nasıl yaptıklarını cidden anlamadım) ve güzelce güneşin altında uyuyorlardı.. Ayrılmamıza yakın bir kısmısı (minik olanlar) hareketlendiler ve biraz yer değiştirdiler ama genel olarak koca cüsselerine oranla keyifli bir homurtulu uyku modundalardı benim gözümde :)

Öğle uykusundaki deniz filleri


İlk gittiğimiz uçta hem deniz aslanları hem de deniz filleri hakkında tanıtım tabelaları vardı ve sanırım rehberimiz bize paket bilgi vermeye çalışırken aklımızı karıştırdı ve aynı yerde hem filleri hem aslanları göreceğimizi düşündük. Bu sebeple ilk kısımda ama bunlar birbirlerine çok benziyor acaba ayrı gruplar ayrı hayvanlar mı, biz mi ayıramayacak kadar aciziz diye bakıştık finlandiyalı arkadaşımla :) neyse ki bizim gözlerimizde ya da algımızda bir sorun yokmuş :) İkinci durak noktamızda deniz fillerinin deniz aslanlarıyla karıştırılamayacak boyutlara sahip olduğunu ve ne kadar uzakta olursak olalım o fil hortumu tipi burunlarını seçmenin mümkün olduğunu görmüş olduk :)

Deniz fillerinin karaya çıkışları ve izleri


Bir sonraki durağımız ise heyecanla beklediğim penguenleri görme noktasıydı! Bir önceki gün gidenlerin hiç penguen görmediklerini öğrenince, diğer turistik geziyi de mi yapsaydım orda penguenler vardı diye düşünmedim değil.. Neyse ki vardığımızda bölgedeki görevli bugün bir penguenin olduğunu, şanslı olduğumuzu söyledi... Normalde göç tarihlerinin nisanın ortasına denk gelmesi gereken penguenler, mevsimsel değişiklerden olsa gerek yaklaşık 1 buçuk ay önce göç etmeye başlamışlardı! ve çalılıkların arkasına saklanan tek bir penguen ben de daha çok hüzün yarattı :( Gördüğüme sevinsem mi yoksa onun yanlızlığına ve ürkek haline üzülsem mi bilemedim.. Ama izleme platformunun dibine kadar gelmiş paytak ayak izlerinin çokluğu şuan burda olmasalar da burdan geçmişler ne güzel diyerek bir tebessüm oturttu yüzümüze:)

1 2 ay içerisinde tekrar gelirsek, biraz daha güneydeki bir noktadan sadece bu bölgeye uğrayan balinaları görmek mümkün olurmuş, ama belki başka sefere kısmet diyerek ''balina görmek nasıl bişi olur ki acaba?'' sorusuyla ilerledim arabaya...

25 Mart 2016 Cuma

Arjantin / Patagonia ya İlk Adım Puerto Madryn

Bir türlü çıkamadım yola :)

Zaten bunun böyle olacağını bildiğimden kendime tampon bölge olarak Buenos Aires i belirlemiştim. Türkiye de geziyi pek de programlamadan çıktığım için hazırlık sürecinin bir kısmını da aile evinde hallederim tadındaydım. Ancak mevsimsel sebeplerden dolayı programı değiştirip, Uruguay üzerine de Patagonia programını sıkıştırmaya çalışınca, üzerine de hareket etmemi imkansız hale getirecek bir güneş vakası üzerine zor çıktım ama neyse ki başladım gezime!

Patagonia
Patagonia;  Arjantin ve Şili nin güney kısmına verilen isim. Doğal güzellikleri ile de bir çok gezginin ilgi merkezi halinde. Arjantin Patagonia sı deniz ve dağ kısmı olarak iki parçadan oluşuyor ve birbirinden farklı özellikler sergiliyor. Ben bu sebeple daha az görülecek şeyi olan sahil kısmından inip, dağlık kısmından çıkma planı yaptım.

Ruta 3 bilmem kaçıncı km si :)


Arjantin Türkiyeye oranla kocaman (5 katı kadar) olmasına rağmen, azıcık yerleşime sahip (yarısı kadar insan var). Bunu en iyi olarak 3 numaralı otobanda yaptığım yolculukta anladım. Öncelikle yerleşim olmayan yerlerde telefon çekmiyor ve inanın km lerce yerleşim olmadan ilerliyorsunuz.. Yolu severim, ama şimdiye kadar hiç gerçekten hiç birşeyin olmadığı bir yolda olmamışım.. Kafamı indirip kaldırıp aynı yerdeymişiz izlenimi veren yola baktım.. Bu kadar olabileceğini  hayal etmediğimden ilginç bir tecrübe oldu :) ''Ruta 3'' diye adlandırılan 3 numaralı otoban zaten aslında pek tercih edilen bir ulaşım yolu değilmiş. Arjantini kuzeyden güneye bağlayan 2 yoldan biri olmasına rağmen, yol boyunca tırlar, otobüsler (yol o kadar dardı ki büyük araçlar geçerken her seferinde sarsıldık) ve 3 5 cip dışında hiç birşey görmedim. Aynı yerde dönüp dönmediğimizi anlamanın tek yolu ise yol üzerinde otobanın kaçıncı kmsinde olduğumuzu gösteren tabelalardı. Ağaç bile olmaz mı ya bi memlekette?

Puerto Madryn

23 saatlik yolculuk sonrası Puerto Madryn sahilleri

Sımsıcak bir günde karşıladı beni Puerto Madryn. Öğlen saatinde vardım merkeze ve kalacağım yere geçmeden önce sahil boyunca bir yürüyüş yaptım. Devasa bir sahil bandına sahip ve kumları incecik, denizi ise güney amerika sahillerinde pek de alışık olmadığım şekilde durgundu. Bir koy içerisinde kaldığı için sakin sulara sahip olduğundan plajlarına ilgi yüksek oluyormuş. Gittiğim tarih artık okulların açıldığı ve sezonun kapanmak üzere olduğu bi dönem olduğu için, pek kalabalık değildi, ama pazar günü öğleden sonra yine de hatrı sayılır bir kalabalık doldurdu sahillerini..

Plajları dışında, su sporlarının da eğitim bölgesi olarak kullanılan sahil, yelken, rüzgar sörfü gibi (rüzgarı boldu anlayacağınız) bir çok sporun da merkezlerini barındırıyor. Bir çok sörfçü bu sahillerden kendini okyanusun sularına bırakıyor :)

Couch surfing ile konaklamanın avantajı olarak ilk gün mangal partisinde buldum kendimi. Saat 11buçuğa kadar birşey yiyememiş olsam da, mangal üzerinde ve sopaya takılmış olarak direk ateşte pişirilen 2 çeşit ''asado'' ile Arjantin in yemek kültürünün göbeğine inmiş hissettim kendimi.  Bir de sanırım yemek et ve salatadan oluştuğu için olsa gerek, bu kadar çok çeşit salatayı bir arada görmemiştim (8 çeşit falandı galiba).

Aile arkadaş karışık bir grup halindeki masada, ismim ilk eğlence konusu oldu :) Tanışırken kendimi ''Burcu'' diye tanıtmam ve birinin bunu ''bonjour'' olarak anlaması hepimizi yerlere yatırdı. Fransız olmadığıma ikna etmem gerekti arkadaşı :) (biraz garip ama neyse). Türklerin dizilerden tanındığı bir bölgede bir Türk olarak çekildiğim sorgudan (şikayetim yoktu ama bi ara kendimi cidden kürsüde ders anlatan hoca gibi hissettim) zamanın nasıl geçtiğini pek anlamadım.

Sabahın 4 üne kadar siyaset politika kültür coğrafya gezi yeme içme hakkında onlarca sohbet döndü. İspanyolcamın beklediğimden üstün performans göstermesi ise beni baya mutlu etti hak verirsiniz ki :) Sadece bazen şalteri kapatmam gerekiyor, kendi aralarında kaptırdıklarında yetişmeye çalışmaktansa ben anlamıyorum diyip dinlememek daha kolay :P

Peki Puerto Madryn e sen neden uğradın diye sorarsınız?

2 adet ulusal parkın (koruma altına alınmış) kent merkezi olarak kabul ediliyor bu şehir. Buradan ayarlanan turlar ile gezilebiliyor. Bu bölgelerden birincisi Peninsula Valdez diğeri ise Punto Tombo. Arkadaşımın önerdiği tur ajentasına sorduğumda, Punto Tombo da görebileceklerimin büyük kısmını Peninsula Valdez de de görebileceğimden tek tur almak yeterli göründü ve biraz da programı hızlandırmak için bunu tercih ettim.

7 Mart 2016 Pazartesi

Uruguay / Güneyin incisi Punto del Este

Montevideo dan iki saatlik bir yolculukla vardığım Punto del Este, şehirin tam merkezindeki terminalinin konumu ile kalbimi daha girişten fethetti! Yol üzerindeki kasabalardan anladığım üzere şehre yaklaştıkça hayat kalitesi en azından paranın varlığı kendini gösteriyordu..

Punto Del Este

Plata nehrinin sonu Playa Manza


Hem vakit kaybetmemek hem de çarşıya ve plajlara yakın olmak için en yakındaki hostele giriş yaptım. Yatağıma dolabıma yerleşip hemen bikinilerimi giyip plaja gitmek için hazırlandım. Hosteldekilerin önerisiyle akşam güneşin batışının keyifle izlenebileceği nehir tarafındaki plajlara gittim. Plajlarının çokça dalgalı olduğunu bildiğim güney amerika ülkeleri içerisinde bu plajın bu kadar durgun sularının olması beni ne kadar şaşırttı tahmin edemezsiniz (hoş bu durum o anlıkmış ama olsun). Durgun suları sebebiyle daha çok çocuklu ailelerin tercih ettiği plajlar çok kalabalık olmamakla birlikte hatrı sayılır miktarda insanla doluydu. Sezonun neredeyse bitmekte olduğu bir dönem olduğu için bu kadar insan görmeyi beklemiyordum (haftasonu olunca insanların daha ne kadar artabileceğini görecekmişim ama olsun...). Akşam olduğu için artık pek de kızgın olmayan kumların üzerinde biraz keyif yaptıktan sonra, kendimi Punto del Este de Plata nehrinin berrak ve serin sularına bıraktım :)

Keyifli bir plaj modu üzerine, hostele gelip duşumu alıp şehrin merkezini gezmeye çıktım. Turist bilgilendirme ofisinden aldığım haritayı ve tavsiyeler ile önce dükkanlar ve restoranlarla dolu ana cadde üzerinde ilerledim. El işi ürünlerin sergilendiği yarı açık pazar yerinde yerel kostümler ile bir grup gencin sunduğu folklör gösterisini izleyip, tavsiye edilen kafe-restoran a gidip akşam yemeği yerine kendime bir keyif tatlısı sundum :) Tatlı dediğime bakmayın, 3 günde anca bitirebildim. Resmen bir porsiyon diye kafam kadar bir pasta getirdiler önüme :D

Tatlımı yedikten çayımı kahvemi içtikten sonra şehrin yarımada gibi olan merkezinin liman tarafındaki sahiline doğru indim. Liman tarafındaki balık restoranları ve klüpler haftaiçi bir gün olmasına rağmen baya hareketliydiler. İnsan cıvıltılarından biraz uzaklaşmak için içerilere doğru girdim ve evlerin olduğu sokaklarda ilerlerken, paranın kokusu ile ortaya karışık mimari her köşede ayrı bi şekilde ilgimi çekiyordu. Mükemmellik düzeyinde düzgün blok blok sokakları, kaldırım kenarındaki geniş yeşil bantlar ve sokakların sonunda okyanus ile denizin birleştiği uç 'punto' ya ulaştığımda dalgaların kayalara çarpışı, esen rüzgar ile tarifsiz bir duyguydu..

Yürüyüşüme biraz kıyıdan biraz şehir içinden devam ederek yarım adayı adımlayarak dolandım. Yürüyüşümün sonunda meşhur vahşi 'Brava' sahillerine gelmiş oldum. Ünlü pamaklar 'Los Dedos' heykelinin önünden geçtim. Gece ışıklandırması ile bambaşka bir etki yaratan heykel aslında hikayesi gereğince pek de hoş bir anlam taşımamaktadır. Bu vahşi sahillerde akıntıdan dolayı her sene çokça insanın ölmesine dikkat çekmek amaçlı yapılmış, neredeyse boğulan bir insanın imdat amaçlı parmaklarının suda son görünüşü şeklinde  resmedilmiştir. Zamanla şehrin ikonikleşmiş bir parçası haline gelmiş. Bu sebeple Los Dedos hatıralıkları şehrin heryerinde bulunmakta idi.

Ertesi gün ise sabahtan gecesini gördüğüm Playas Bravas a gittim. İlk kısmında 'Peligro' yani tehlike bayrakları asılı olduğu için biraz daha ilerlemeye karar verdim. Yanlız başıma denize girmemin güvenli olmadığı uyarısını aldığım için insanların denize daha çok girdiği tarafa doğru yürümeye başladım. Denize girmenin daha çok dalgalarla oynamak olduğu bu sahillerde plajda oynanan aile oyunlarına, mini sörf tahtasıyla kıyıya vuran dalgalarla alıştırma yapan çocuklara bolca rastlayabilirsiniz. Bende bunun keyfini çıkararak incecik kumlarda ilerledim.

Türkiyenin kışından çıkıp kendini güney amerika sahillerinde bulan kızın keyfini hayal edebilirsiniz galiba. Bu keyif ile kilometrelerce olan Brava sahillerinde farkında olmadan baya bir yürümüşüm. Daha sonrasında Arjantin li bir aile ile birlikte dalgalarla oynamaya denize girdim ve saatlerin nasıl geçtiğinin pek de farkına varmadım..

Hikayemizin güzel kısmına aslında bu noktadan sonra 1 haftalık bir mola vermem gerekti..

Çünkü farkında olmadan uzaklaştığım hostelime dönüşümü mağlesef öğlen güneşinin altında yapmam gerekti ve sonrasında güneş çarpmasından kaynaklı bir baygınlık (hostelde başkalarıyla beraber kaldığıma sevindiğim bir nokta olmuş oldu), bir günde bitirilen 300ml lik güneş sonrası kremler (günlerece güneş varken kendimi içeri kapatmak suretiyle), yüksek ateş, bir kaç tüp yanık kremi (çünkü tenim su toplamaya başlamıştı), üzerine güneş alerjsinin etkisiyle başlayan şiddetli kaşıntı (alerji hapım listemin başında olmasına rağmen nasıl götürmeyi unutmuşum hala bilmiyorum) üzerine de kapanıştan önce deri dökmeden önce yaşanan bir başka uyku uyutmaz kaşıntı ile haftayı kapatmış bulunmaktayım..

Bu tatsız sürecin bile bile lades olduğunu bilsem de, hosteldekilerin yardımları, can sıkıntıma derman olan uzaktaki arkadaşlarımın ve buenos aires e döndüğümde nazımı çeken dayımın sayesinde atlatmış bulunmaktayım :)

Bir daha 50 faktör korumasından 2 m den fazla uzaklaşan ne olsun.. 2 olsun.. başka birşeye gerek yok bence :)

Bütün sıkıntısına rağmen keyifli bir gezinti oldu Uruguay, dönüş pek umduğum gibi değildi ama 3 ve 5 yaşlarındaki iki yol arkadaşım sayesinde çekilebilir hale geldi (kız çocuk oyalamak başka bir dünya imiş öğrenmiş oldum)

Uruguay / Montevideo da Karnaval Tadında Bir Gün


Bir terminal şehin merkezinden uzağa konulmamalı!

İlk tepkim bu oldu Montevideo ile ilgili olarak. Kalacağım yeri belirlerken terminale yakın olması benim için önemliydi böylece gezdikten sonra çantamı alıp çıkabilirdim ertesi günü. Ancak Montevideo da bu pek mümkün olmayacaktı belli ki. Bu sebeple hostel i inince ayarlarım diyerek bir kaç adres kaydedip çıkmıştım yola. iyi ki de öyle yapmışım!

Colonia dan Montevideo ya ordan da Punto del Este ye devam eden 2 otobüs firması vardı. Fiyatları aynı ancak saatleri farklı. Ben gün içerisinde daha sık araç çıkartan COT firması ile seyahat etmeyi tercih ettim. Wifi si olan baya rahat koltuklu bir otobüste geçirdiğim 3 saatlik yolculuktan sonra vardım Montevideo ya.
İlk sorun merkeze nasıl giderim? di. Otobüsten inerken bir kız da bana aynı soruyu yöneltince, bilmiyorum ama bekle beraber bulup gidelim dedim.. ve öğrendik ki taksi dışında pek mümkün değilmiş merkeze ulaşmak. iki kişi olarak taksiye binip bölüşmeyi planladık, özellikle de orda çalışan bir bayan taksinin çok pahalı olmayacağı konusunda bize garanti verince, girdik taksi bekleyenler kuyruğuna:)
Kız direk hostele gideceğinden bahsetmişti. Ben de henüz hostel ayarlamadığımdan bahsettim. Onun hangi hostele gideceğini sordum. Lonely Planet ta ve son yaptığım araştırmalarda en iyiler arasında çıkan El Viajero da kalacağını öğrenince, peki ben de kalacağım yeri buldum o zaman dedim birlikte hostele gittik.
Bu hostel ayarlamadan gidip, hoş denk gelme sayesinde, Montevideo yu kafa dengi meksikalı bir arkadaşla gezme imkanı yakalamış, hatta meksiko city de bir kapım olmuş oldu :)

Montevideo

Turistik peatonal, sabah erken saatler olduğu için dükkanlar henüz açık değil


Turist ve yerlisi ile dolu ana caddeleri, düzenlenmiş ve gezilmek üzere planlanmış tarihi bölgesi, koca koca binalarla çevrelenmiş sahil kesimi ile çok renkli ve dolu bir şehirdi Montevideo. Nehre sırtını dönmüş Buenos Aires ten sonra nehir manzaralı yüksek yapıları ile dikkatimi çekti bu şehir ancak buna rağmen sahilin bu kadar dışlanmış (yürüyüş yapılacak bir yol yapmışlar ama ne bir bank ne bir kafe vardı nehir manzaralı) olması da şaşırttı. Liman ile kesilen sahil bandından sonra tarihi kent merkezine geçtik.

Tiyatro salonları, kültür merkezleri gibi etkili mimari yapıları, Özgürlük Meydanındaki gibi tarihe saygı anıtları, korunmuş binaların arasında gezerken karşımıza çıkan rengarenk kafeleri ve turistlere hitap eden dükkanları ile yoğun bir turistik merkez olduğunu  gösteriyordu bize.


Tarihi merkezdeki ünlü yapı aktif olarak kullanılan Solis Tiyatro binası


İnsanları sıcak ve büfedeki satıcının bile farklı kültürlere ilgili ve meraklı olduğu bu memlekette bize en garip gelen şey neydi biliyor musunuz ? ' isterseniz nasıl yetiştirildiğini öğretebiliriz' yazılı mariguana dükkanı :) Turistik merkez içerisinde, yeşili bol, ilginç bir dükkandı ve bize Uruguay da mariguananın yasal olduğunu hatırlatan garip bir etki yarattı..

Montevideo için çok uzun bir vakit ayırmak istemediğimden şehri gezdikten sonra müzeler arasında eleme yapıp ucu ucuna kaçırdığım festivalin hiyakesini incelemeye Karnaval Müzesi ne gittim. Şansıma bir grup minik öğrenciler için yapılan bir hikaye anlatımına denk geldim..

Uruguay bir çok ülkenin işgali ile mimari olduğu gibi kültürel de bir çok renk barındırmaktaymış. Ancak köle olarak getirilen afrikalılar ile asıl karmaşayı yaşamış. Üzerlerindeki kıyafetler dışında hiç birşeyleri olmadan getirildikleri bu ülkede, geçirdikleri zaman içerisinde, biraz daha kendilerini iyi hissetmek için kendi müziklerini, bir takım kıyafetlerini kendi aralarında ortaya çıkarmaya başlamışlar. Ve bununla birlikte Uruguay kültürüne de afrika ritmleri ve renkleri katılmış.

Montevideo da düzenlenen bu festivalde de bu yeni kültürün bir nevi sunumu ve kutlaması olarak görülmekteymiş.  Türlü tasarımcılar, karnaval için düzenledikleri koleksiyonlar için bir çok malzeme, renk ile değişik konseptler yaratarak bir çok ilginç görsel ile farklı etkiler yaratmışlar.

Gördüğü ya da yaşadığı herşeyin her zaman kolaksiyonlarına katkısı oldugunu söyleyen tasarımcılar bazen cam, bazen kumaş bazen farklı materyaller ile sürekli bir yenilik ve çeşitlilik yaratmaya çalışmışlar.

Kültürün konsantre olarak anlatıldığı ve tariflendiği bu müzede edindiğim bilgilerin keyfini çıkararak Montevideo gezimi tamamlayıp, arkadaşımla beraber kendimize yiyecek birşeyler alıp, hostelin yolunu tuttuk. Bir Arjantinli bir Meksikalı ve bir Türk ten oluşan masamızda yemeğimizi paylaştıktan sonra onlar Montevionun dışındaki bir iki turistik bölgeyi gezmeye giderken ben de artık denize girmek istiyorum diyerek Punto del Este ye doğru yola çıktım.